Bilgisayar ve Toplum

Sonunda Tartışıldı:

Bilgisayar ve Toplum

Bilgisayar ve Toplum konulu panel, 10 Nisan 1987 Cuma günü, Cumhuriyet Kitap Kulübü tarafından FM Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilen kitap fuarı kapsamında yapıldı. Panele Doç. Dr. Eşref Adalı, RAM Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Bülent Aydemir ve Commodore Dergisi Yayın Yönetmeni İskender Savaşır konuşmacı olarak katıldılar. Hayatımızda giderek daha geniş bir yer tutan bilgisayar özellikle iş dünyasında çeşitli düzeylerde tartışılıyor olmakla birlikte, olayın toplumsal boyutu henüz çok sınırlı bir platformda tartışma konusu ediliyor. Bilgisayar olayını bir buzdağına benzeten görüşten yola çıkarak, suyun altındaki kısmı da göz ardı etmemek, olayın sağlıklı değerlendirilmesi ve geleceği açısından önem taşıyor. İnsanlığın tarihinde önemli dönüm noktalarından birini teşkil eden bu buluşun, toplumsal yansımaları ve karşılıklı etkileşimin konu edildiği böylesi tartışmalardan biri de Bilgisayar ve Toplum konulu paneldi. Bülent Aydemir, ilk tur konuşmalarını şu sözlerle açtı: Bilgisayar olayının genellikle bize yansıdığı gibi teknolojik boyutundan başka sosyal boyutunun da olduğu unutulmamalıdır. Türkiye açısından olaya bakıldığında, “Bilgisayar ile, kaçırılan Birinci Teknolojik Devrim'den sonra İkinci Teknolojik Devrim'i yakalamak olası mı?”, “Türkiye bilgisayar ile bu anlamda bir 'atak' yapabilir mi?” sorularını sorabiliriz. Bu sorular doğrultusunda bilgisayarın teknolojik gelişiminden başlarsak: Dünyada bilgisayarın teknolojik gelişimi nasıl olmuştur ve ileriye yönelik gelişim olanakları nelerdir? Eşref Adalı: Bugün kullanılmakta olan bilgisayar sözcüğü aslen yanlış bir sözcük. Fakat artık bu sözcüğün değiştirilmesi pek mümkün gözükmüyor. Bilgisayarın gelişimini 1880'lerden başlatabiliriz. Bugün artık çok ilkel kalan delikli kartlarla. Daha sonra 2. Dünya Savaşı sırasında askeri amaçla geliştirilen bilgisayarlar var ki, bunlar aralarında dolaşılacak kadar büyük aletler. Üstelik kullanım sürelerinin ancak %10'unda çalışabiliyorlardı. Geri kalan zamanda boş durmak zorundaydılar. Nihayet 1950 yıllarında transistörün keşfedilmesi ile bilgisayar kiralanabilir ve satın alınabilir oldu. Türkiye'ye ilk bilgisayar ise Marshall Yardımı ile birlikte Karayolları'na geldi. 1971'de bilgisayar alanında önemli gelişmeler kaydedildi. Bu tarihe kadar bir bilgisayar bir buzdolabı büyüklüğünde iken, 1971'deki gelişmeler ile bu boyutlar büyük ölçüde küçüldü. Bilgisayar alanındaki gelişmelere birkaç örnek verecek olursak 1971'den önce 10.000 dolar ile bir ev bilgisayarının bellek kapasitesine sahip bir bilgisayar alınırken, bugün aynı fiyata aynı bellek kapasitesine sahip 3 adet kişisel bilgisayar alınabilir. Geleceğe baktığımızda ise bilgisayarın çok daha gelişeceği ve küçüleceği görülüyor. Bu gelişmelerle birlikte bilgisayarların giderek küçülmesi ve yaygınlaşması toplumların gelişiminde bilgisayarların rolünü ön plana çıkardı.

te elbette yaygınlığı da artacak. Çağımızda artık bilgisayarın kullanılmadığı bir toplum düşünmek olanaksız. Her dalda olduğu gibi bilgisayar da, kendi alanında çeşitli uzmanlık dallarını gerekli kılacak. Elbette herkesin uzman olması beklenemez. Fakat günümüzde her ferdin en azından bilgisayar kullanımı hakkında asgari bilgilere sahip olması bir zorunluluk olarak kendini belli ediyor.

Bülent Aydemir: Bugün bilgisayar sektöründe belli teknolojileri üreten ve pazarlayan kuruluşlar var. Bilgisayar teknolojisindeki gelişmeler, dünyada A.B.D. ve Japonya'nın önderliğinde gerçekleştiriliyor. Dünya piyasasında gelişkin teknolojilere sahip ülkeler bu teknolojileri kullanarak bilgisayar üretiyorlar. Bugün bilgisayar dünyasında belli teknolojileri üreten ve pazarlayan ülkelerin başında A.B.D. ve Japonya geliyor. Türkiye'nin bu ülkelerle bu anlamda rekabet etmesi söz konusu olamaz. Bizde üretim montaj aşamasında. Teknolojik Devrimi gerçekleştirmiş ülkelerin ürettiği entegre devreleri ve mikro-işlemcileri alıp, montaj yapma aşamasında bir üretim gerçekleştiriyoruz. Bununla birlikte montaj sanayisi ve buna bağlı yan sanayi kollarının gelişmesi de Türkiye açısından önemli ve üzerinde durulması gereken bir konu. Gelişmiş bir montaj sanayisinin yaratacağı önemli avantajların başında, yan sanayilerle birlikte önemli bir istihdam potansiyeli, Türkiye için hayati önem taşımaktadır. Dünyada montajcı ülkeler olarak bilinen Kore ve Tayvan gibi ülkelerin ürettiği, kalite açısından yetersiz malların iç piyasada yaygınlaşmamasına dikkat edilmesi gerekiyor. Şu anda bilgisayar ithali ile ilgili yeni tasarılar var. Daha önce Kore ve Tayvan'dan mal getirip satan ve kısa vadede büyük kâr elde edip ortadan yok olan, ne idüğü belirsiz şirketlerin tüketiciyi riske eden bu tür faaliyetleri de bu yeni tasarı ile önlenebilecek. Bilgisayar teknolojisinin ülkede yaygın olarak kullanılması; hizmet ve destek veren tek bir kuruluşun ya da birkaç kuruluşun varlığı ile mümkün değil. Bunun için öncelikle tüketicinin bilinçlendirilmesi ve sağlıklı bir yaygınlığın gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Bu konuda devletin desteğine de özellikle ihtiyaç vardır. Devlet, örneğin ikinci kanal gibi elinde bulunan olanakları bilinçli bir tüketici kitlesinin yaratılması için kullanabilir. Bilgisayar tüketiminde asıl sorun, bilgisayar aldıktan sonra başlıyor. Bilgisayar, olayın sadece bir kısmı. Yarısı denebilir. Diğer yarısı ise program. Programcılığın önemi henüz kavranmış değil. Bugün Türkiye'nin entegre devre üretimine girişmesi son derece gelişkin teknolojilerle rekabete girmesi demek olacakken, herhangi bir yatırım gerektirmeyen programların dünya çapında kullanılması, Türkiye'nin bu teknolojiyi bir yerlerden yakalaması demek olacaktır. Fakat bunun bilincine henüz tam olarak varılmadığından ve bu yönde ciddi çalışmalara henüz girişilmediğinden bu şimdilik uzak bir olasılık. İskender Savaşır: Korkarım, diğer konuşmacıların temkinli iyimserliği ile karşılaştırıldığında bile, benim konuşmam fazlasıyla karamsar kaçacak. Şimdi Bilgisayar Devrimi dediğimizde kastettiğimiz şeylerden biri de, bilgi-işlem teknolojisinin hâkim teknoloji, egemen teknoloji ya da Nora

'nin düzenlediği Bilgisayar ve Toplum panelinde konuşmacılar: (Soldan sağa)

Eşref Adalı, Bülent Aydemir ve İskender Savaşır.

Nora'nın kontrol teknolojisi dediği şey haline gelmesi. Ne demek, peki, kontrol teknolojisi? Eğer herhangi bir alandaki üretkenlik, verim ve teknolojik yenilikler ekonominin diğer bütün alanlarına da yansıyorsa, söz konusu alana hâkim teknoloji deniyor. Bir örnekle açıklamaya çalışayım: Bugün eğer kömür çıkarma teknolojisinde teknolojik bir sıçrama görülürse, bu, kuşkusuz önemli olur. Örneğin ne bileyim ben, kömürün fiyatı ucuzlar, ilişkili bazı yan dallarda etkileri hissedilir. Ama bütün bu etkiler lokal kalmaya mahkûmdurlar. Çünkü kömürün elde edilmesinde kullanılan teknoloji bugün hâkim teknoloji değildir. Oysa bilgi-işlem teknolojisi bugün artık hâkim teknoloji haline gelmiştir. Üstelik bilgi-işlem teknolojisinin tarihte hâkim olmuş diğer teknolojilerden de bir farkı var. Daha öncekiler ekonominin “sanayii” diye adlandırdığımız alanlarını etkiliyordu. Oysa bilgi-işlem hizmet sektörü diye adlandırdığımız alanları da, bir anlamda sanayileştirdi. Bu kadar kritik bir noktada duran bir teknolojinin, bir sektörün yapılanması, kurumlaşması üzerinde de durmak gerekir. Çünkü hayatın iktisadi olmayan yönleri de, neredeyse hayatın tamamı bunlardan etkilenecektir. Önce şunu vurgulamak gerekiyor: Tarihte hâkim teknoloji konumuna gelmiş teknolojilerin daima merkez ülkelerde, birinci dünya ülkelerinde yoğunlaştığını görüyoruz. Örneğin, Türkiye'de demir-çelik sanayiinin kurulması, ancak bu teknoloji artık hâkim teknoloji olma konumunu yitirdikten sonra mümkün olabilmiştir.

Hâkim teknolojiye sahip gelişmiş ülkeler bilgisayar alanında da neyin ne kadar üretileceğini belirliyorlar.

İkinci olarak neyin ne kadar tüketileceği ile hâkim teknoloji arasındaki ilişkiye değinmek gerekiyor. Bundan önceki dönemde hâkim teknoloji yassı çelik üretimi idi. Yassı çelik üretiminin kârlı bir biçimde sürebilmesi ise, ancak yassı çelik ürünlerinin büyük ölçekte satılması ile mümkündür. Bu ise kitlesel tüketim demektir. Neydi bu kitlesel olarak tüketilen yassı çelik ürünleri? Buzdolabı, çamaşır makinesi, fırın, kısaca “beyaz eşya” diye andığımız şeyler. Şimdi söyleyeceklerim ancak izlenim düzeyinde şeyler. Bu iddiaların doğruluğunu sınamak için gereken verilere nasıl ulaşılabileceğini dahi bilemiyorum. Ama Türkiye'de beyaz eşya imalatı başladıktan sonraki beş yıldaki, söz gelimi buzdolabı satış artış hızı ile bilgisayar ithalatı başladıktan sonraki bilgisayar satış artış hızı karşılaştırılırsa, bilgisayar satışlarının çok daha az olduğunu göreceğiz. Dediğim gibi, bu ancak izlenim düzeyinde bir iddia. Ama eğer doğruysa ne anlama geliyor? Kitlesel tüketim ancak geniş bir orta sınıfın varlığıyla mümkün olur - 1960'lar Türkiyesi'nde olduğu gibi-. Eğer bilgisayar bir lüks tüketim maddesi olarak kalacaksa... Ya da şöyle söyleyelim... Şimdiki iktisadi sistemin taşıyıcısı durumunda olan bilgisayarın kitlesel olarak tüketilmesi gerekmiyorsa ne olur? Bir kere alıştığımız orta sınıf iktisadi olarak işlevsizleşir, dolayısıyla kaybolur. Eşitsizlikler artar. Hem merkez ülkelerin kendi içindeki sınıfsal eşitsizlikler, hem de birinci dünya ile üçüncü dünya ülkeleri arasındaki eşitsizlikler. Eşitsizlik ise hiçbir zaman sadece eşitsizlik değildir; dünyaların ayrışması anlamına gelir. Bütün bunların çeşitli toplumsal implikasyonları var. Örneğin, bu konularla ilgilenen bizim gibi burada toplanmış aydınlarla toplumun diğer kesimleri arasında, kurulan ilişkinin niteliği hakkında. Ama bunlara belki daha sonra tartışma bölümünde gireriz. Bülent Aydemir: Bugünlerde gündemde olan ve üzerinde çokça konuşulan konulardan biri de, Avrupa Akademik Araştırma Ağı (EARN). Bu ağa dahil olmakla, Avrupa'da bilgisayar alanındaki pek çok yenilik ve kazanımdan da doğrudan yararlanabilmek olanağına kavuşuluyor. Eşref Adalı: EARN biraz kurcalanırsa, bir firmanın reklamı olduğu anlaşılır. Avrupa'da buna benzer ağlar var. Amaç çeşitli kazanımların ortaklaşılması. Bundan çeşitli kazançlar söz konusu elbette ama olaya çok idealist yaklaşmamak gerekiyor. Örneğin bilgisayar alanında en son yeniliklere, özel çalışmalara bu yolla ulaşılacağı gibi bir düşünceye kapılmamak gerekiyor. Türkiye'de bilgisayarın yapılıp yapılamayacağı tartışmasına gelince, bunu tartışmaya hiç gerek yok. Türkiye'de yıllardır bilgisayar yapılıyor. Asıl “satılıyor mu?” diye sormak gerekiyor. Türkiye'de bilgisayar bilgisizlik ya da başka bir yetersizlikten değil satılmadığından, yani çok yüksek maliyet söz konusu olduğundan üretilmemektedir. Bilgisayar çok hızla gelişen bir alet. Bu hıza erişmek ise yine çok hızlı ve gelişkin bir teknolojiyi gerektiriyor. Donanıma yatırım yapmanın cazibesi yok ama fason üretimin cazibesi var. Ya da belli alanlarda uzmanlaşmak gerekiyor. Kişisel bilgisayar söz konusu olduğunda, bugün yılda bir milyon tane satamıyorsanız, üretmek anlamsızdır. Ama aynı şey daha büyük sistemler için geçerli değil. Bir Norveç firması birkaç akademisyenin yaptığı bir bilgisayarı dışarı satar. Yılda yirmi tane satar ama satar. Bu Norveç açısından avantajdır.

Ülkemizde bilgisayar alanında montaj üretiminin ötesine geçmek zor. Ama programcılıkta bir şeyler yapmak pekâlâ mümkün.

Türkiye beyin açısından çok verimli ve zengin bir ülke ve çok iyi programlar yazılabilir. Ama dünya ile iletişimimiz sağlıklı olmadığından, bu kaynaklar da sağlıklı kullanılamıyor. Türkiye'de yazılım için yatırım yapılabilir. Dünyada bilgisayar sektörüne bakıldığında, bu sektördeki harcamaların sadece %10'u donanım alanındadır. Asıl önemli olan yazılımdır ve Türkiye'de de buna önem verilmelidir. Bülent Aydemir: Türkiye'de bilgisayar olayına çeşitli sektörler itibarıyla baktığımızda, örneğin turizm kuruluşlarının bilgisayar sistemleri kurduğunu görüyoruz. Tek tek firmaların bu şekilde tek tek sistemlere yatırım yapmaları gereksiz olduğu gibi sektörel açıdan merkeziliği de olumsuz yönde etkilemektedir. Yine, devlet sektöründe bilgisayar alımı ile ilgili ihalelere sık sık rastlamaktayız. Bu alımlar iki amaç için gerçekleştirilmekte: 1) Bilgisayar programcılığı için bilgisayar kullanılması, 2) Okullarda eğitimin bilgisayar ile yapılması. Özellikle eğitim konusu üzerinde durmak istiyorum. M.E.B. bu konuda belli bir netliğe ulaşmalıdır. Ne yapılmak isteniyor? Bunun için kalifiye eleman var mı? Örneğin bir BASIC eğitimi söz konusudur ise, bu ilk, orta ve lise seviyesinde nasıl olacaktır? Okullarda programcılık ne şekilde yerleştirilecektir? Bilgisayar bir kitap ya da defter olarak kullanılacaksa, bu yatırımlar ne ölçüde işe yarayacaktır? Bugün bilgisayarın girdiği okullarda bilgisayar bir test aracı olarak kullanılıyor. Oysa öğrenci, konuyu grafik şekillerle anlatabilmeli, bilgisayarın çeşitli olanaklarını kullanabilmelidir. Öğrenci karşılıklı etkileşim ile canlı bir eğitim aracına kavuşmalıdır. Bu ise, özel olarak yazılmış birtakım programların varlığını gerektirmektedir. Piyasada bunlara uygun program bulunmuyor. Dışarıdan böyle programların getirilmesi üzerinde ise fazla durulmuyor. Türkiye'de mevcut eğitim sistemi ortada iken, bilgisayar kullanımı ile amaçlanan nedir, nereye varılmak isteniyor bu pek net değil. Bununla birlikte bilgisayarın eğitim alanına sokulması salt bilgisayar alımı olarak kalacaksa, mevcut koşulların farklılaşması beklenemez. İskender Savaşır: Yazılım konusunun önemine ve bu konuda bir avantajımız olduğuna ben de katılıyorum. Ama maalesef bu konuda da karamsarım. Bakın, tarihte tüm teknolojik sıçramaların, o dönemin en az merkezi yapıları tarafından gerçekleştirilmiş olduğunu görüyoruz. Bu 15. yüzyıl İtalya'sı için de böyledir, 18. yüzyıl sonu İngiltere'si için de, kişisel bilgisayar devrimi için de. Bu son örnekte gayri-merkezilik kısmen suni olarak yaratılmıştır. Kişisel bilgisayar devrimini gerçekleştiren tekeller değil, küçük firmalar olmuştur. IBM bu alana girmemiş, araştırma riskini küçük firmaların yüklenmesini beklemiştir. Sonunda piyasaya girmesininse teknolojik gelişme üzerinde olumsuz etkisi olduğu söylenebilir. Demek ki, teknolojik yaratıcılıkla gayrı-merkezilik arasında bir ilişki var. Oysa biz üniversitelerle ilgili olarak sürekli merkezi çözümlere yöneliyoruz. Bu tabii gerekçesiz değil. Üniversiteler birer yaratıcılık odağı olduğu kadar, birer gayrı-memnuniyet odağıdırlar da. Dünyanın her yerinde bu böyledir. Şimdi demin söylediğim eşitsizlikler arttıkça üniversitelerin bu vasfı daha da ön plana çıkacaktır. Dolayısıyla daha da merkezi çözümler gerekecektir. Bu ise üniversitelerin zeka ve yaratıcılık potansiyelini olumsuz yönde etkileyecektir. Kısacası elimizdeki zeka potansiyelinin önümüzdeki yıllarda azalacağı kanısındayım. O